Hukuk eğitimi alan Norbert, Berlin’de sosyal hizmet uzmanıydı. Yahudi çocukların Avrupa’dan İngiltere’ye götürülmesi için Kindertransport (Çocuk Taşıma) programında çalıştı. Berlin’de yaşayan annesi ve babası Aralık 1942’de sürüldü. Norbert, karısı ve çocuğu ise Mart 1943’te Auschwitz’e sürüldü. Karısından ve çocuğundan ayrılarak 3. Auschwitz (Monowitz) yakınlarındaki Buna çalışma kampına zorunlu işçi olarak gönderildi. Norbert Auschwitz kampından sağ kurtuldu ve Almanya’da Mayıs 1945’te ABD güçleri tarafından özgürlüğe kavuşturuldu.
II. Dünya Savaşı'nı takiben yüz binlerce Yahudi zorla göç ettirilmiş insanlar kampında yaşadı. Müttefikler, Müttefik işgali altındaki Almanya, Avusturya ve İtalya'da Avrupa'yı terk etmeyi bekleyen mülteciler için bu tür kamplar açtı. Zorla göç ettirilmiş Yahudilerin çoğu Filistin'e göç etmeyi tercih etmişse de, pek çoğu da Amerika Birleşik Devletleri'ne girmeye çalıştı. Avrupa'dan ayrılana kadar zorla göç ettirilmiş kişilerin kampında yaşamaya karar verdiler. 1946'nın sonunda zorla göç ettirilmiş Yahudilerin sayısının 250.000 civarında olduğu tahmin ediliyordu. 185.000'i Almanya'da, 45.000'i Avusturya'da, 20.000'iyse İtalya'da yaşıyordu. Zorla göç ettirilmiş Yahudilerin çoğu, savaş sırasında Almanlardan kaçarak Sovyetler Birliği'nin içlerine doğru ilerleyen Polonyalı mültecilerden oluşuyordu. Diğerleri ise Çekoslovakya, Macaristan ve Romanya'dan gelmişti.
Kloster Indersdorf çocuk merkezinde sağ kalan akrabalarının yerlerinin tespit edilmesine yardımcı olmaya çalışan kız. Yahudi ve Yahudi olmayan çocukların benzer fotoğrafları ailelerin tekrar biraraya gelmesini kolaylaştırmak için gazetelerde basıldı. Mayıs 1945'ten sonra, Almanya.
Yeni kurulan İsrail devletine yeni vatandaşları taşıyan Yahudi mülteci gemisi "Pan-York", Hayfa limanına yanaşıyor. Gemi, Güney Avrupa’dan yola çıkarak Kıbrıs üzerinden İsrail’e gelmiştir. Hayfa, İsrail, 9 Temmuz 1948.
Almanlar Krakow'u 1939'da işgal etti. Murray'in ailesi şehirdeki Yahudi toplumun geri kalanıyla birlikte Krakow gettosunda yaşamaya zorlandı. 1942'de Murray ve erkek kardeşi yakındaki Plaszow kampında zorunlu çalıştırılmaya gönderildi. Mayıs 1944'te kardeşi Auschwitz'e, Murray ise Almanya'daki Gross-Rosen kampına sevk edildi. Murray daha sonra Sudentenland'daki Bruennlitz kampına Alman sanayici Oskar Schindler için çalıştırılmak üzere gönderildi. Schindler kendisi için çalışan Yahudilerin savaş esnasında sağ kalmalarına yardımcı oldu. Murray 1945'te serbest bırakıldı.
Jacob, Krakow şehrinde yaşayan dindar bir Yahudi anne babanın üç erkek çocuğundan en büyüğüydü. Babası un tüccarıydı. Wasserman ailesi yaz tatillerini Proszowice yakınlarında, un değirmeni de çalıştıran büyükbabalarının çiftliğinde geçiriyordu.
1933–39: Mart 1939’da on üç yaşındayken “bar-mitzvah”ımı kutladım. O yaz tatilini her zamanki gibi büyükbabamın çiftliğinde geçirdik. Döndüğümüzde ise bizi bir kâbus bekliyordu. Krakow 6 Eylül günü Almanlar tarafından işgal edilmişti. Yahudilerin kaldırımlarda yürümesine, tramvaya binmesine, hatta radyosu olmasına izin verilmiyordu. Sokaklarda yürümeye bile korkuyorduk. Çünkü Yahudiler sık sık kaçırılıp dövülüyordu.
1940–45: 1940’ta çiftliğe çekildik. Bir Cumartesi günü erken saatlerde, bölgedeki Yahudileri toplamaya başladılar. Proszowice’e doğru yürütülürken yanında iki ceset olan bir Polonyalı polis neden kendisine "Günaydın" demediğimi sormak üzere bana işaret etti. Ben ona doğru yaklaşırken silahına mermi sürerek bana doğrulttu. Ancak ben geçerken namlusuyla burnuma ve çeneme doğru sertçe vurdu. Ben kaçarak sıranın aralarında gizlendim. Polis benim yerime başkasını vurdu. Dört gün sonra babam ve ben Prokocim kampına sürüldük.
Jacob savaşın geri kalanını çalışma kamplarında geçirdi. 1947’de yasadışı olarak Filistin’e göç etmeye çalıştı. Ancak İngilizler tarafından Kıbrıs’ta tutuldu. 1948’de İsrail’e yerleşti.
Benjamin ve erkek kardeşi Zigmush, sanayi şehri Lodz’ta bir Yahudi ailede doğdu. Lodz, savaştan önce Polonya’nın en büyük ikinci şehriydi ve üçte biri Yahudiydi. Benjamin'in babası Moshe’nin bir mum fabrikası vardı. Annesi Brona ise hemşireydi.
1933–39: 1939’da ben üçüncü sınıfa giderken, Almanlar Lodz’u işgal etti. Yahudilerin otobüse binmesi yasaklandı ve sarı bir yıldız takmaları emredildi. Almanlar bazen Yahudileri zorunlu işçi olarak çalıştırmak üzere sokaklardan topladığı için babam evden çıkmıyordu. Ailemizin "mesaj ulağı" olmuştum; kâhyamızın oğlu ile birlikte getir götür işlerini yapıyordum. Savaştan önce onunla farklı dünyalarda yaşıyorduk ama şimdi her gün birlikteydik.
1940–44: Nisan 1940’ta Lodz gettosu ile dış dünya arasında iletişim engellendiği zaman eski evimizden ne bulabildiysem alarak gettodaki yeni yerimize gizlice soktum. 1944’te 14 yaşımdayken, gettodan yapılan son tahliyelerin birinde ailemiz alınarak sığır vagonlarına bindirildi. Vagona ilk girenlerdendim ve vagonun duvarına kanla yazılmış bir yazı gördüm: "Auschwitz’e vardık ve burada işimizi bitirdiler!" Vagon dolduğunda yazı gizlenmişti, ama artık bizi neyin beklediği konusunda hiç kuşkum kalmamıştı.
Benjamin Auschwitz’e ve daha sonra Almanya’nın Hannover şehrindeki bir zorunlu çalışma kampına sürüldü. Savaştan sonra, 16 yaşındayken bir grup yetimle birlikte Filistin’e göç etti.
Manny, Letonya’nın liman şehri Riga’da dindar bir Yahudi ailede doğdu. Manny'nin doğumundan kısa bir süre sonra, babası Budapeşte’deki dört ana hazzandan biri olma görevini kabul etti ve aile Macaristan’a dönerek, 1933’e kadar orada yaşadı. Manny'nin babası ünlü Rombach Caddesi sinagogunda görevliydi. Budapeşte, savaşlar arasındaki dönemde Avrupa’da önemli bir Yahudi merkeziydi.
1933–39: Babam bana bisiklet almıyordu. Yahudi olduğumuzdan bisikletimi çalabileceklerini düşünüyordu. 1938’de Yahudi karşıtı yasalar çıkarıldıktan sonra, Yahudiler Macaristan’da ciddi şekilde baskı görmeye başladı. Okula sağ salim vardığımı görmek için babam okula giderken beni takip ediyordu. Okulum sadece birkaç bina uzaktaydı, ama yine de arkamdan birinin gelip beni yoldan geçen arabalara doğru itmesinden korkuyordu. Babam buna benzer şeylerin geçmişte olduğunu anlatırdı.
1940–44: Semtimizi keşfedecek yaşa geldiğimde, Almanlar Mart 1944’te Budapeşte’ye geldi. Annem götürüldüğümüzü söyledi. Ne olduğunu tam anlamıyordum. Yalnızca oradan ayrılacağımızı biliyordum. Macera gibi geliyordu kulağıma. Ama annem bunun ciddi bir şey olduğunu söyledi. Almanların kamyonlara doldurduğu bir grup Yahudiyle birlikteydik. Trenlere bindirildik. Gece dışarıda çadırlarda uyuduk. Sonunda Bergen-Belsen kampına geldik. Her yer çamur içindeydi. Ayakkabılarım da yırtılmıştı. Yani etrafta koşamıyordum. Koşmak oynayabileceğimiz tek "oyundu".
Savaştan sonra Manny annesiyle birlikte İsviçre’ye giderek birkaç ay kaldı. Ardından 1945’te Filistin’e göç etti. 1949’da da ABD’ye gitti.
Hayatta kalanlar için, Holokost’tan önceki hayatlarına geri dönmek imkânsızdı. Artık Yahudi cemaatleri Avrupa’nın çoğu yerinde kalmamıştı. İnsanlar kamplardan ya da gizlendikleri yerlerden evlerine dönmeye çalıştıklarında, çoğunlukla evlerinin yağmalandığını ya da başkaları tarafından alındığını görüyordu.
Aynı zamanda eve dönüş de tehlikeliydi. Savaştan sonra Polonya’daki birkaç şehirde Yahudi karşıtı isyanlar çıktı. En büyük Yahudi karşıtı pogrom, Temmuz 1946’da güneydoğu Polonya’daki Kielce’de meydana geldi. 150 Yahudi şehre döndüğünde, orada yaşayanlar yüzlerce daha başka Yahudinin de gelip evlerini ve eşyalarını geri istemesinden korktular. Yahudilerin Hıristiyanları ayinlerde öldürmesi gibi çok eski Yahudi karşıtı efsaneler tekrar ortaya çıktı. Yahudilerin kanını dinî ayinde kullanmak için Polonyalı bir çocuğu öldürdükleri yolundaki söylenti yayılmaya başladıktan sonra, sağ kalan Yahudiler bir güruh tarafından saldırıya uğradı. İsyancılar 41 kişiyi öldürdü, 50’den fazla kişiyi de yaraladı. Kielce pogromunun haberi hızla yayıldı ve Yahudiler artık Polonya’da kendileri için bir gelecek olmadığını anladılar.
Hayatta kalanların birçoğu, Batı Avrupa’da Müttefik askerî işgalinin kontrolünde, önceden toplama kamplarının bulunduğu alanlarda kurulan mülteci kamplarına gitmek zorunda kaldı. Bu kamplarda Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika ya da Filistin gibi ülkelere kabul edilmeyi beklediler. İlk başta, çoğu ülke kabul edilebilecek mülteci sayısını büyük ölçüde kısıtlayan, eski göçmenlik politikalarını sürdürdü. Filistin’i kontrolü altında bulunduran İngiliz hükümeti, çok sayıda Yahudinin buraya gelmesini reddetti. Pek çok Yahudi yasal belgeleri olmadan Filistin’e girmeye çalıştı. Yakalananların bazıları Kıbrıs Adası'ndaki kamplarda alıkonulurken, bazıları ise Almanya’ya geri gönderildi. İngiltere’nin Yahudi mültecilere karşı skandal niteliğindeki tutumu, bir Yahudi anavatanı kurulması yolundaki uluslararası baskıları artırdı. Sonunda Birleşmiş Milletler Filistin’i Yahudi ve Arap devleti olarak ikiye bölmeyi oylamayla kabul etti. 1948’in başlarında İngilizler Filistin’den çekilmeye başladı. 14 Mayıs 1948’de Yahudi anavatanı için öne çıkan simalardan biri olan David Ben Gurion, İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etti. Bundan sonra, Yahudi mülteci gemileri yeni ulusun limanlarına serbestçe yanaştı. Amerika Birleşik Devletleri de göçmen politikasını değiştirerek, daha fazla Yahudi mültecinin ülkeye girişine izin verdi.
Hayatta kalan birçok Yahudi yeni ülkelerinde yeni hayatlar kurabilirken, Nazi politikalarının Yahudi olmayan kurbanlarının birçoğu Almanya’da zulüm görmeye devam etti. Romanlara (Çingenelere) karşı ayrımcılık yapan yasalar ülkenin bazı bölgelerinde 1970’e kadar yürürlükte kaldı. Nazi Almanyası’nda eşcinselleri hapse atan yasalar, 1969’a kadar geçerliliğini korudu.
We would like to thank Crown Family Philanthropies, Abe and Ida Cooper Foundation, the Claims Conference, EVZ, and BMF for supporting the ongoing work to create content and resources for the Holocaust Encyclopedia.
View the list of all donors.